‘Once Upon a Time in… Hollywood’ Filminin Ardındaki Kan Donduran Gerçekler!

‘Once Upon a Time in… Hollywood’ filminin ardındaki kan donduran gerçekler! Quentin Tarantino‘nun yeni filmi ‘Once Upon a Time in… Hollywood’ yönetmenin bugüne kadarki en iyi açılış yapan filmi oldu. Film, popülerliğini kaybetmiş bir aktör olan Rick Dalton (Leonardo DiCaprio) ve dublörü Cliff Booth‘un (Brad Pitt) Hollywood’un zorlu koşullarında yeniden var olma çabalarını merkezine alırken, arka planda Dalton’un komşusu ve ünlü yönetmen Roman Polanski‘nin eşi olan genç ve güzel oyuncu Sharon Tate‘in (Margot Robbie) Manson katliamına kurban gidişini ele alıyor.

Filmin çıkış noktasını ve Sharon Tate’in hikayesini daha iyi anlamak üzere olayların gerçek hayatta nasıl geliştiğini sizler için derledik.

Sharon Tate and Roman Polanski kimdir?


Hikaye, 1967’de Amerikalı aktris ve model Sharon Tate‘in, Polonyalı genç yönetmen Roman Polanski‘yi büyülemesiyle başlıyor. Roman, ikonik filmi ‘Rosemary’s Baby’yi çekerken, Hollywood kariyerine doğru ilk adımlarını atıyordu. Öyle ki, genç yönetmenin Hitchcock’un mirasçısı olduğu bile dile getirildi. Çift, ‘Dance of the Vampires’ adlı filmin setinde tanıştı ve yaklaşık 6 ay sonra evlendi.

Roman Polanski yeni senaryolar üzerinde çalışırken, Sharon Tate sinema kariyerini inşa ediyordu. Birkaç filmde rol alan Sharon, bazı Hollywood ajanlarının dikkatini çekti ve Playboy’da yer aldı. İzleyicilerin hala ismini bilmediği gerçeğine rağmen, Sharon’ın önünde kesinlikle parlak bir gelecek vardı ve henüz 25 yaşındaydı.


1969’da Sharon hamile kaldı ve Ağustos sonunda doğum yapması bekleniyordu. Bebeğin doğum tarihi yaklaşırken çift, Los Angeles’taki Cielo Dr.’de yeni bir eve taşınmıştı ve Hollywood Hills’deki güzel hayatlarının tadını çıkarıyorlardı.

Hamile karısını bir süreliğine yalnız bırakmak zorunda kalan Polanski, ‘The Day of the Dolphin’ filminin çalışmalarına başlamak üzere Londra’ya gitti. Bu süreçte Sharon‘ın sıkılmadığından emin olmak isteyen Roman, arkadaşları Jay Sebring, Voytek Frykowski ve Abigail Folger‘ı evlerinde yaşamaya davet etti.

Bu sırada, Los Angeles’ın diğer tarafında, korkunç bir şey oluşmaktaydı.


Bu olayların, ekonomik değişiklikler, Vietnam Savaşı ve hippi alt kültürünün geliştiği 60’lı yıllarda gerçekleştiğinin altını çizmekte fayda var. Bu alt kültür çoğunlukla, California gibi sıcak bölgelerde tamamen sıradan sayılan hippi toplulukları oluşturuyordu.

Olayların gerçekleştiği yılda, Los Angeles’ta Charles Manson liderliğindeki bir komün ortaya çıktı. Manson‘ın hali hazırda iki kez tutuklanmış olması ve dengesiz davranışlar sergilediğine dair söylentilere rağmen şaşırtıcı derecede etkileyici bir konuşma yeteneği vardı. Yaşam ve ölüm hakkındaki karmaşık konuşmaları sayesinde insanların gözünde bir peygambere dönüşen Manson, komünün lideri oldu. Çoğunlukla kızlardan oluşan hatırı sayılır bir takipçi kitlesi vardı. Kendilerini bir aile olarak tanımlayan ve eski bir okul otobüsüyle ülke çapında seyahat eden komün, uyuşturucu kullanımı, kamuya açık alanda seks ve soygunculuk gibi birçok suça karıştı.


1969’da Charles Manson, topluluğunu Los Angeles’ta konumlandırdı ve eskiden esirlerin vurulduğu Spahn Çiftliği adlı yeri evleri olarak belirlediler. Manson, görme engelli bazı insanlarla anlaşarak, ev işlerinde yardımcı olmak ve cemaat üyeleriyle düzenli cinsel ilişkiler kurmak gibi bazı iyilikler karşılığında onların ücretsiz olarak evinde yaşamalarına izin verdi.

Manson için her şey normal gidiyordu, ta ki, The Beatles‘ın 1968 yılında çıkardığı Helter Skelter adlı şarkının isminden yola çıkarak türettiği kıyamet senaryosunu ortaya atana dek. Manson‘ın Helter Skelter savına göre; ülkede siyahilerin tüm beyazları öldüreceği bir ırk savaşı çıkacaktı. Manson, ortaya attığı bu iddialarla müritlerinin beynini yıkadı.


Manson‘ın planı; “ailesine” Hollywood’daki zengin ve beyaz insanları öldürtüp, suçu bir Afro-Amerikan kuruluşu olan The Black Panthers’ın üzerine yıkmaktı. Böylelikle başlatılan bu sivil savaşın siyahilerin kazanacağı ırklararası bir savaşa dönüşeceğini umut eden Manson bunun mükemmel bir plan olduğunu düşünüyordu.

İlk kurbanlarını seçmek üzere geçmişini düşünen Manson‘ın aklına, müzisyen olmayı hayal ettiği sıralarda ona yeteneğinin olmadığını söyleyen ünlü yapımcı Terry Melcher geldi. Melcher, evini Polanski ailesine satmıştı ancak Manson bundan haberi olmasına rağmen ırklararası savaşı başlatacağı evi çoktan seçmişti. Zengin ve beyaz olduğu sürece kimin öldüğü onun için önemli değildi.

8 Ağustos 1969‘da Helter Skelter‘i başlatan Manson, 9 Ağustos‘ta aile üyelerine ilk katliam emrini verdi. 9 Ağustos gecesi, ailenin 4 üyesi olan Susan Atkins, Patricia Dianne Krenwinkel, Linda Kasabian ve Charles Watson, Sharon Tate ve arkadaşlarının bulunduğu eve gizlice girerek tüm paralarını aldılar ve katliamı başlattılar. Hamileliğinin 9. ayına giren Sharon, çocuk doğana onu rehin tutmaları için yalvarmasına rağmen müritler evdeki herkesi ve hatta Sharon’un karnındaki karnındaki bebeğini dahi bıçaklayarak öldürdüler.


Olanlardan sonra, Roman Polanski ağır bir depresyona girdi. Bazı insanlar, ‘Rosemary’s Baby’ adlı filmin, olayların bir alâmeti olduğunu söyledi. Bu sıralarda Los Angeles’ta zengin beyaz ailelerin hedef olduğu başka cinayetlerin de işlenmesi, tüm Hollywood’un paranoyak olmasına sebep olmuştu. Ekstra güvenlik önlemleri alan ve hatta evlerini terk eden birçok ünlü oldu. Herkes suçluların yakalanmasını bekliyordu.

Sonunda Manson ve “ailesi” tutuklandı. Charles Manson 1 Ocak 2017 tarihinde kolon kanseri sebebiyle hapishanede öldü. Çete üyelerinden Susan Atkins, 2009 yılında beyin kanserinden öldü, diğer üyeler ise hala hapiste.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir