İlker Çatak, yeni filmi “Sarı Zarflar” hakkında konuştu!
İlker Çatak’ın “Sarı Zarflar”ı, dünya galasını Berlin Film Festivali’nde yapıyor! Oscar® adayı “Öğretmenler Odası”nın yönetmeni İlker Çatak’ın son filmi “Sarı Zarflar” (Gelbe Briefe), dünya prömiyerini 12-22 Şubat’ta düzenlenecek Berlin Film Festivali’nde yapıyor. Film, festivalin ana yarışmasında Altın Ayı için yarışırken; başrollerinde yer alan Özgü Namal ve Tansu Biçer de En İyi Başrol Oyuncu Performansı dalında Gümüş Ayı adayları arasında yer alıyor.
Yönetmen İlker Çatak, Hollywood Reporter‘a “Sarı Zarflar” hakkında konuştu; Türk bir hikâyeyi Almanya’da konumlandırmayı, filmde hangi Alman şehirlerinin Türkiye’deki şehirlerin yerine geçtiğini ve bunu neden tercih ettiğini anlattı. Ayrıca sanatsal özgürlüğün ve siyasi baskıya karşı durmanın, uzun zamandır olmadığı kadar bugün daha büyük önem taşıdığını vurguladı.
Filmin hikâyesine ilham veren belirli gerçek olaylar ya da temalar var mıydı?
Türkiye’de yaşanan kitlesel işten çıkarmalar vardı. Tiyatroda çalışan bir arkadaşım bana bunlardan bahsetmişti. Sahne arkasında sigara içmek gibi sudan sebeplerle işten çıkarılmıştı. Öte yandan ben de bir evlilik hikâyesi anlatmak istiyordum. Evlilik, üzerine film yapmak istediğim bir kurumdu çünkü çok ilginç bir yapı. Bir yanda aşk ve şefkat var, diğer yanda uçurum, soğukluk ve mesafe. Bu iki unsuru bir araya getirip, “Zor bir siyasi atmosferde geçen bir evlilik filmi yapsak nasıl olur?” diye düşündüm.
Filmde Berlin ve Hamburg, Ankara ve İstanbul’un yerine geçiyor ve bunu özellikle vurguluyorsunuz. Bu yaklaşımı neden seçtiniz?
Hikâyeyi ilk başta Türkiye’deki akademi ve işten çıkarmalar üzerine yazmaya başlamıştım. Ama bir noktada kendi senaryomda turist gibi hissetmeye başladım. Bunu yapımcıma ve aynı zamanda senarist ortağıma söyledim. O da, “Almanya’da yaşama ayrıcalığına sahipsin ve Türkiye’de yaşayan insanlar hakkında doğrudan film yapmak istemiyorsun. O hâlde filmi sürgüne gönderelim; tıpkı şu an Almanya’da yaşayan birçok Türk meslektaşımız gibi” dedi. Fikir onundu ve gerçekten dahiyane bir fikirdi.
Çünkü orada olan şey sadece bir ülkeye ait değil. Almanya’da da oluyor, ABD’de de, Rusya’da da… Liberal ve sivil haklarımızın budanmaya çalışıldığı her yerde yaşanıyor. Bu adımı atmak filmi daha evrensel kıldı.
Film üzerinde çalışırken daha da güncel hâle geldiğini hissettiniz mi?
Türkiye’de bu uzun zamandır bir gerçeklikti. Ama şimdi ABD gibi demokrasilerde de benzer gelişmeler yaşanıyor. Aslında birçok ülkede yıllardır var olan bir durumdu; sadece gözümüzün önünde değildi. Şimdi görünür olunca daha “güncel” hissediliyor. Ne yazık ki pek çok insan için bu zamansız bir mesele.
Oyuncu seçimi süreci nasıldı?
15 yaşımdan beri Özgü Namal’ın hayranıyım. Onu okuluma yakın bir tiyatro sahnesinde izlemiştim. Çok gençti ama sahnedeki en etkileyici isimdi. Yıllar sonra cast direktörümüz Ceren Sena Akdeniz, “Özgü Namal’ı denemek ister misin?” dedi. Dokuz yıldır oyunculuk yapmamıştı ama filmimiz için geri döndü. Bu bizim için büyük bir onurdu.
Tansu’yu ise sahnede izledim. İlk iki repliğini söylediğinde “Bu benim oyuncum” dedim. İkisini bir araya getirdik. Özgü Türkiye’de büyük bir yıldız olmasına rağmen benim için deneme çekimine katıldı. Birlikte oynamaya başladıklarında çok doğal bir uyum yakaladılar.

Filmin en zor kısmı neydi?
Tüm bu temalar arasında denge kurmak. Amacım, izleyicinin yarısının erkeğin, yarısının kadının tarafında olduğu bir film yapmaktı. İzleyicinin bir an onu, bir an diğerini anlamasını istedim. Sonunda her iki karaktere de empati duyulmasını hedefledim.
Filmlerinizde belirsizlik ve muğlaklıkla çalışmayı seviyor musunuz?
Benim için sinema cevap vermekten çok soru sormanın bir yolu. Beni en çok etkileyen eserler düşündürenlerdir. Bartleby, the Scrivener ya da 2001: A Space Odyssey gibi… Cevap vermeyen ama izleyiciyi düşünmeye bırakan işler. Hayat siyah-beyaz değil; gri tonlardan oluşuyor. Bu yüzden belirsizlik hoşuma gidiyor.
Filmin evrensel temaları izleyiciyi çeker mi sizce?
Bu evrensel bir mesele. Kiminle çalıştığınız, hangi değerlerin yanında durduğunuz önemli. Medya üzerinde siyasetin baskısı birçok ülkede artıyor. Sanatçılar da bundan muaf değil. Para ve şöhret cazip olabilir. Yetenekliyseniz sizi kendi taraflarına çekmek isterler.
Hepimizin bir duruş sergilemesi gerekiyor. “Benim fiyatım nedir?” diye sormalıyız. Sinema büyük bir ayrıcalık ama beraberinde sorumluluk getirir.
ABD’deki Kennedy Center tartışmaları gibi konular hakkında ne düşünüyorsunuz?
Philip Glass’a zaten hayrandım ama yeni senfonisinin prömiyerini Kennedy Center’dan çekmesiyle daha da büyük hayranı oldum. Zorbalığa karşı durmak gerekiyor. Güç beraberinde sorumluluk getirir. Tanınmış sanatçılar olarak ismimizi doğru kullanmalıyız.
Yeni projeleriniz var mı?
Booker ödüllü David Szalay romanı Flesh’i uyarlamaya çalışıyorum. Erkeklik ve erkeklik biçimleri üzerine odaklanıyor. Ayrıca yapımcım Ingo Fliess ile Bernhard Schlink’in The Granddaughter romanından uyarlanan bir dizi üzerinde çalışıyorum. Şu sıralar edebiyat uyarlamalarıyla ilgileniyorum.